Dil Çalışmalarım

Ana Sayfa >>

Kişisel Bilgiler >>
    Özgeçmiş
    Bilimsel Yayınlar
    Atıflar
    Tasarılar (Projeler)
    Bilimsel Sunuştaylar
    Yönetilen Tezler
    Dersler
    Görevler
    Diğer Yayınlar
    Dil Çalışmalarım
    İletişim

Fizik/Fizik Eğitimi >>
    Fizik Deneyleri
    Kavram Yanılgıları
    Bilimciler
    Nobel Fizik Ödülleri
    Öğeler Çizelgesi
    Biliyor Muydunuz?

Duyurular >>

Diğer >>
    Bilgisayar
    Bilgi Yarışması
    Sormacalar
    Yararlı Bilgiler
    Güncel Bilgiler



Dil Yazılarım

ÖZLEŞMEYE KİMİ DİLBİLİMCİLER NEDEN KARŞI? - 07.09.2014
Dr. Hasan Şahin KIZILCIK

"Dilbilimcilerin çoğu Türkçeleşmeye karşı. Neden onlar size destek vermiyor? Siz onlardan daha mı iyi biliyorsunuz?" diyenler çıkmaktadır. Bu düşünceye yanıt verelim:

Bilinmelidir ki, dilde özleşme akımına destek veren çok sayıda dilbilimci bilim adamı vardır. Bunların sayısı bugün için azımsanmayacak boyuttadır. Elbette karşı çıkanların sayısı da çoktur. Belki de destek verenlerden daha çoktur.

Bu sava yanıt vermek için önce değerlem (paradigma) kavramını açıklamakta yarar vardır. Değerlem, herhangi bir alanda karşılaşılan sorunları veya olguları yorumlarken göz önüne alınan değerler dizisidir. Değerlem, bir konuda ortak ekin (kültür) oluşturur. Ortak değerleme sahip kişiler, aynı olaylara benzer bakış açılarından bakarak benzer yorumlar yaparlar. Genel olarak bu durum, bilimsel gelişmenin önünde bir engel olarak görülür. Değerlemler, genelde bilimsel verileri belirli bir kalıp içinde yorumlamaya neden olmaktadır. Kalıp dışına çıkmak, değerleme sahip bilim çevrelerince hoş görülmez. Büyük bilimsel atılımlar, genellikle değerlemlerin yıkılıp yenisinin kurulması ile sonuçlanır. Elbette değerleme karşı duran bilim adamları öncelikle dışlanır ve alaya alınır. Ancak bu bilim adamlarının savları su götürmez biçimde kanıtlanmaya başladığında değerlem çatlamaya başlar ve sonunda yıkılır. Artık yeni bir değerlem oluşur. Örnek vermek gerekirse; klasik mekanik olarak bilinen Newton fiziği anlayışının dışına çıkamayan bilim adamları, uzun süre yanıtsız bekleyen birçok soruna da bu değerlem ile yaklaştıkları için çözüm bulamadılar. Ancak değerlemi terk eden birkaç bilim adamı, kuantum mekaniği adında yeni bir kuramın doğmasına neden olan bir atılım gerçekleştirdiler. Bu kuramı ortaya atmak, eski bakış açısını terk edip farklı bakmayı gerektirdiği için bunu yapabilen az sayıdaki bilim adamı, başlangıçta diğerleri tarafından alaya alındı. Ancak sonuçta haklı çıktılar ve bilim adamlarının değerlemi tümden değişmek zorunda kaldı.

Gelelim gerçek konumuza... İşte dilde özleşme konusunda Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ve bu alanın öğretmenlikleri gibi alanlardan mezun olanlarda ve bu alanın bilmenlerinde (akademisyenlerinde) değerlem (paradigma) sorunu vardır. Tüm eğitim yaşamları boyunca Arapça ve Farsçayı öven bir yazın (edebiyat) anlayışına boğulmaktadırlar. Güzellik algıları değişmektedir. Artık Arapçası ve Farsçası bol yazınsal yapıtlar, onlara güzel gelirken duru Türkçe ile yazılanlar ise daha az güzel gelmeye başlıyor. Kendileri de geçmişte benzer değerlem ile yetiştirilmiş olan alanın hocaları, kendi öğrencilerini de aynı değerlem ile yetiştirmekte. Hocaları tarafından yoğun olarak Türkçeleştirme karşıtı anlayış verilmektedir. Bir süre sonra, sahip oldukları değerlem öyle bir biçim almaktadır ki, Türkçeleşmenin en büyük düşmanlarına dönüşüverirler. Hepsi Türkçenin en bozulmuş biçimi olan Osmanlı dönemi diline tutkun, Dede Korkut’un, Orhun Yazıtlarının güzelliğini, yalınlığını beğenmez olmaktadırlar. Toplumsal bilimlerde değerlemler doğa bilimlerinde olduğu gibi kolay yıkılamazlar. Doğa bilimlerinde bile oldukça dirençli olan değerlemler, toplumsal bilimlerde aşılması çok zor engellerdir. Örneğin Aristo mantığı olarak bilinen "siyah veya beyaz" olma mantığı, binlerce yıl etkin olmuştur. Bu değerleme karşı olan anlayışlar çok yenidir ve hala birçok çevrede kabul görmemiştir. Benzer biçimde, dilde özleşme düşüncesi de çok yenidir. 19. yy'da Osmanlı aydınları arasında başlayan dilde özleşme düşüncesi, ülkemizde henüz tümüyle eski anlayışı yenememiştir. Bilmensel (akademik) çevrelerde eski Osmanlıcacı düşünce hala etkindir. Bu nedenle ne yazık ki bilimyurtlarımız (üniversitelerimiz) Türkçeleşmeye karşı çok sayıda bilmen yetiştirmeyi sürdürmektedir.

Neden TDE alanındaki bilmenlerde bu eğilim oluşmuş durumda? Yanıtı oldukça kolay... TDE alanında bilimsel araştırma yapmanın en kolay olanı; yazılı kaynakları incelemek, sınıflandırmak ve onların üzerine çalışmaktır. Sözlü halk yazınını incelemek ise oldukça yorucu bir iştir. Yine dilbilim üzerine çalışmak, yazın üzerine çalışmaya göre daha güçtür. Edebiyatımızla (yazınımızla) ilgili en çok yazılı kaynak divan yazınındadır. Çünkü divan yazını kulaktan daha çok göze yöneliktir. Divan şiirlerindeki uyaklar kulağa göre yapılmaz, göze göre yapılırdı. Demeli, yazıldığında dize sonlarında görsel uyum aranırdı. Bu nedenle yazılı olması gerekirdi. Halk yazını ise sözel gelenekle sürmüştür. Yazıya geçirilmesi çok sonradır. Ülkemizde halk yazınına ilişkin derlemeler, ilk kez Osmanlı'nın son döneminde (20. yy'ın başında) başlamıştır. Öncesinde, halk yazınında yazılı kaynak bulmak çok güçtü. Divan yazını oluşmadan önce, demeli İslam öncesine ilişkin de çok yazılı kaynak yoktur. Yine, aynı dönemde yaşamış divan ve halk ozanlarının yapıtlarını karşılaştıran, dil açısından değerlendiren çalışma sayısı da çok sınırlıdır.

Bu alanda bilmensel (akademik) çalışma yapmanın en kolay yolu yazın üzerine yazılı kaynakları incelemek olduğundan, bilmenlerimiz çoğunlukla kolaya kaçmaktadırlar. Bu yüzden de divan yazınına yönelmektedirler. Divan yazınıyla o kadar içli dışlı olunca da Osmanlı'nın o dönemdeki aydınlarının düştüğü yanılgıya düşüp Türkçeyi hor görmeye, Arapça ve Farsçayı yüceltmeye başlamaktadırlar. En iyi bildikleri konu, üzerinde çok çalıştıklarından divan yazını olmaktadır. TDE bölümü lisans derslerinin %60-70'ine yakınını Osmanlı dönemindeki divan yazınına ayırmaları da doğal olmaktadır. Herhangi bir TDE bölümündeki derslerin yaklaşık %60-70'i Osmanlı divan yazını üzerinedir. Halk yazını ve yeni dönem yazın ile ilgili derslerin oranı %20-30 dolayında kalmaktadır. Türk lehçeleriyle, İslam öncesi yazın ile, dilbilgisi ile veya kökenbilim gibi dilbilimin önemli dalları ile ilgili dersler ya hiç yoktur ya da çok az sayıdadır. Bunlar genelde dolgu malzemesi olarak bölümün adındaki "Türk Dili" sözünü üstünkörü geçiştirmeye yaramaktadır. TDE mezunlarının ve bilmenlerinin aldıkları eğitimin Türk lehçeleri, kökenbilim gibi dilbilimsel bazı alanlar açısından yetersiz olmaları da bu nedenledir. Yoğun biçimde görülen Osmanlıca nedeniyle, TDE bilmenleri ve mezunlarında belirgin bir Osmanlı tutkunluğu, Arapça ve Farsça özentisi ile oluşmuş dile yatkınlık oluşmaktadır. Bu nedenle Türkçeleşme ile ilgili etkinliklere ve düşüncelere çok sert biçimde karşı çıkanlar, genelde bu alanın bilmenleridir.

Yaşamı boyunca Türkçeleşme akımına açıkça karşı olan, Osmanlıcayı savunan, hatta 1980 öncesi Türkçeleştirme yolunda ilerleyen TDK'ye karşı eski ve karma dili savunan Türk Dilini Koruma ve Geliştirme Cemiyeti adında bir dernek kuran, Arapça ve Farsça sözcükler başta olmak üzere yabancı sözcüklerin dilimizde kalması için uğraş veren, Prof. Dr. Faruk Timurtaş'ın itirafı: "Dilin sadeleşmesinin kendi kanunları çerçevesinde ve tabii bir gelişme yoluyla olması gerektiğini ileri sürenler bulunduğu gibi, sadeleşmeyi bilgili 'müdahale'lerle çabuklaştırmak isteyenler de vardır. Her iki düşünce de doğrudur ve ikincisinin üstünlüğü açıktır." (23 Mayıs 1962, Son Havadis)

Burada yapılan genelleme, ayrıklıkları içermemektedir. TDE alanında bilinçli olarak çalışan çok değerli bilmenler, bu alanın mezunları ve öğretmenleri azımsanmayacak sayıdadır. Ancak ne yazık ki ülkemizdeki genel eğilim bu yöndedir. Türklük bilimini bu çarpık değerlemden kurtarmanın yolu, kolaya kaçmayıp halk yazını ve Türk dilbilimi üzerine çalışmaları artırmaktan geçmektedir. Örneğin Türkçenin kökenbilim sözlükleri çok yetersizdir. Dilimizle ilgili dilbilgisi çalışmalarını batılılardan öğrenmek durumunda kaldık. Çünkü bu alanlarda yapılan çalışmaların sayısı çok az. 11. yy Fars yazınına öykünen divan yazınına ayrılan emek ve sürevin yarısı kadar dilbilim çalışmalarına ayrılsaydı, belki bugün dilimizde bu kadar yabancı sözcük olmazdı ve özüne dönmüş bir dile kavuşurduk.

Neyse ki uzmanlaşarak yozlaşan dilciler gibi, uzmanlaştıkça özüne dönenler de vardır. Değerlemi kaymayan, özünü koruyabilen, kalıpları kırabilen, Türkçenin güzelliklerini görebilen, değerlemi başta kaysa da sonradan özleştirmeyi benimseyen nice dilbilimci vardır. Bunların sayısı hızla artmaktadır. Eski değerlemin direnci sürev içinde kırılacaktır. Yeni değerlem bilmensel çevrelere egemen olacaktır. Bu yalnızca sürev sorunsalıdır.





Diğer Yazılar

 
Özlü Söz:
Bilgiyle dirilenler ölmez. - (Hz. Ali (ra))
Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:
Bugünkü mücadelelerimizin amacı tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın bütünlüğü ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olunca o devletin bütün hayati kuruluşlarında bağımsızlık felç olur. Çünkü her devlet organı ancak mali kuvvetle yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin ekonomik bünye ile orantılı ve denkolmasıdır. Bundan ötürü; devlet bünyesini yaşatmak için dışarıya başvurmaksızın memleketin gelir kaynaklarıyla idareyi sağlama çare ve tedbirlerini bulmak lazımdır ve bu mümkündür...Azami tasarruf milli prensibimiz olmalıdır. (1922 )


© Özlük Hakkı/Copyright 2003 Hasan Şahin KIZILCIK
Öneri: 1024x768 ve üstü