Dil Çalışmalarım

Ana Sayfa >>

Kişisel Bilgiler >>
    Özgeçmiş
    Bilimsel Yayınlar
    Atıflar
    Tasarılar (Projeler)
    Bilimsel Sunuştaylar
    Yönetilen Tezler
    Dersler
    Görevler
    Diğer Yayınlar
    Dil Çalışmalarım
    İletişim

Fizik/Fizik Eğitimi >>
    Fizik Deneyleri
    Kavram Yanılgıları
    Bilimciler
    Nobel Fizik Ödülleri
    Öğeler Çizelgesi
    Biliyor Muydunuz?

Duyurular >>

Diğer >>
    Bilgisayar
    Bilgi Yarışması
    Sormacalar
    Yararlı Bilgiler
    Güncel Bilgiler



Dil Yazılarım

KADIN ERKEK AYRIMCILIĞI VE DİLE YANSIMALARI - 07.02.2012
Dr. Hasan Şahin KIZILCIK

Türk toplumunda aile anlayışı oldukça gelişmiştir. Aile bağları toplumun vazgeçilmezidir. Aslına bakılırsa, toplum büyük bir aile gibidir. İnsanlar tanımadıkları kişilere bile “abi, abla, amca, dayı, teyze, nine, dede” gibi akrabalık terimleri ile hitap ederler. Bunun da temelinde Türk ailesinin bağlarının güçlü olması yatmaktadır. İyi bakılırsa; bizdeki anne, baba, amca, hala, teyze, dayı gibi eşeylik bildiren sözler; büyüklere saygı amacıyla oluşturulmuştur. Ancak küçüklerde eşeylik ayrımı içerek sözler pek yoktur. Bu nedenle -örneğin- İngilizcede olduğu gibi yeğenlerin bile eşeyliliğine göre ayrım yapılmaz. Aile içi saygı, toplumsal saygı ile bağlantılıdır. Türklerin ilk var olduğu günlerden bugüne kadar aile en önemli demokratik kurum olmuştur. Her ne kadar son zamanlarda gerek aile içi, gerekse toplumsal saygı konusunda yozlaşmalar yaşansa da, diğer toplumlara göre daha iyi durumda olduğumuz bir gerçektir.

Dünya uygarlık tarihi, toplumsal araştırmaların ışığında incelenirse, birçok ulusun ilkel dönemlerinden kalan ciddi eşitlik ve demokrasi sorunları olduğunu görürüz. Bunlardan en önemlisi, kadın erkek eşitsizliğidir. Bu eşitsizlik, bugünkü uygar batı toplumlarında bile tam olarak giderilememiştir. Bu eşitsizliğin temeline inmek, daha sonra da Türk toplumunun özellikleri ve farklarını ortaya koymak açıklayıcı olacaktır.

Dünyada Kadın Erkek Eşitsizliğinin Kökenleri

Dünyadaki çeşitli ulusların ilkel dönemleri incelendiğinde kadın erkek eşitsizliği görülür. Çin, Arap, Avrupa, Fars veya diğer birçok ulusun ortak sorunu budur. Bu eşitsizliğin temeli, kadınların tabu olarak görülmesidir. Tabulaştırma nedir ve nasıl olmaktadır? Bu sorunun yanıtı uzun, geçmişi derin ve karmaşıktır. Kadın doğurma özelliğinden dolayı doğal akrabadır. Yani bir çocuğun annesi ile olan akrabalığı doğaldır. Oysa babasıyla olan bağı belirsiz olabilir. Bu nedenle ilkel toplumlarda çocuk anneye aittir. Baba ise kaba tabir ile yalnızca damızlık görevi görür. İlkel toplumlarda evlilik gibi bir kurum bulunmadığından doğal akraba olmayan her erkek her kadın ile her kadın da her erkek ile birlikte olabilmekte idi. Bu durum akrabalık tanımını kadın odaklı yapmıştır. Yani anne yanlı akraba olan kişiler akraba sayılmaktaydı. Ancak babalar çoğunlukla belirsizdi. Hatta bu toplumlarda çocuk çoğu zaman babasını tanımaz, bilmez veya bilse bile babası ve baba tarafındaki akrabalarını akraba olarak görmezdi. Ne zaman ki babalar evlatlarını bilir ve sahiplenir oldu, o zaman baba yanlı akrabalıklar oluştu. Bu da bugünkü aile kurumuna ulaşmanın ilk adımıydı.

Anne yanlı akrabalıklar sonucu, kan bağı da annenin soyundan gelmekteydi. Dolayısıyla kadınların kanı soyun kanı sayılırdı. Kadınlar adet görmeye başladıklarında, aynı soydan gelen erkekler tarafından bu duruma şahit olunması uğursuz sayılırdı. Çünkü soyu temsil eden kan, aynı soydan gelenlere tabu (yasak) idi. Bazı ilkel kabilelerde yakın zamanlara kadar kadınlar adet dönemlerinde karanlık odalara kapatılır ve adetten kesilmiş yaşlı kadınlar dışında kimseyle görüşmelerine izin verilmez. Bunun sonucu aynı soydan gelen kişilerden oluşan kabilelerde kadın ve erkeklerin birbirlerine dokunmaları, hatta aynı eşyalara dokunmaları, aynı işleri yapmaları ve hatta bazen aynı dili konuşmaları bile uğursuz sayılmaya başlamıştır. Dolayısıyla cinsel iş bölümü (kadın ve erkeklere özel işler), farklı tür giysiler, kadının örtünmesi gibi durumlar ortaya çıkmıştır. Hatta dilde erillik ve dişilik belirten ekler ya da sözcüklerin nedeni de böyle açıklanmaktadır. Çünkü erkeğin ve kadının dokunabileceği eşyalar farklılaştıkça, o eşyalar da erkek ya da kadın özelliği taşımaya başlamıştır. Örneğin bugün Fransızca, Almanca gibi dillerde niteleme sözcüğü (article) olarak kullanılan “der, das”, “le, la” gibi sözcüklerin farklılaşmasının nedeni de dilbilimciler tarafından bu duruma bağlanmaktadır. Örneğin Fransızcada eril özellik taşıyan nesneler niteleme sözcüğü olarak “le”, dişil özellik taşıyanlar ise “la” alır. Bu durum cinsel iş bölümünde farklılaşmanın sonucudur. Ayrıca birçok dilde bulunan dişilik bildiren “-ness, -es, -e” (kont-kontes dük-düşes, Sabri-Sabriye, müdür-müdüre, vb.) gibi ekler ve üçüncü tekil kişi adıllarında (he-she, his-her vb.) cinsiyet ayrımı görülmektedir. Benzer biçimde birçok dilde bay ve bayan unvanlarında da evli ya da bekar olmaya göre (miss-mrs., matmazel-madam, vb.) kadınlarda farklılık bulunması da bu nedenledir.

Kadın ve erkeğin bu çeşit bir ayrımı, babaların çocuklarını sahiplendiği, artık akrabalığın baba yanlı hale geçtiği dönemlerde de devam etmiştir. Kadının tabu olması, onun sosyal konumunu da düşürmüştür. Buna bağlı olarak ataerkil yaşam başlamıştır. Aile reisi olan baba, ailenin tüm mal varlığına sahip olduğu gibi, toplumda tabu olan karısına ve ondan doğan çocuklarına da sahipti. Harem kurabilir, istediği kadar evlenebilir ve eşlerine de istediği gibi davranabilirdi. Onları isterse satar, isterse öldürürdü. Bu canice anlayış, çok uzun zaman devam etmiştir.

Kadın erkek eşitsizliğinin nedenlerinden biri de din etmenidir. Dünyada pagan inançlarının (çok tanrılı) egemen olduğu dönemler, büyünün baskın olduğu dönemlerdir. Birçok toplumda kadınlar büyü, erkekler ise din ile ilişkilendirilmiştir. Dinin baskıcı tutumu, büyünün etkililiğini, önemini geri plana atmaktan öte; yok etmeye çalışmıştır. Böylelikle kadının değeri azalmıştır. Batı toplumlarında Orta Çağda kadınlar erkekleri baştan çıkardıkları için cadı, büyücü olmakla suçlanmışlar, yakılmışlar, işkence görmüşler ve öldürülmüşlerdir. Çünkü büyü kötü, din ise iyi görülmekteydi. Dünyada inançsal açıdan dinin büyüye baskı yapması söz konusuydu. Avrupa’da olsun, Çin’de olsun, Arap ya da Fars toplumlarında olsun, kadın her zaman ikinci sınıf insan muamelesi görmüştü. Son zamanlarda insan haklarının yanı sıra, kadın haklarının ortaya atılmasının ve uygulanmasının çok geçmişi eski değildir. Yakın zamana kadar Çin’de erkekler sayısız kadınla evlenebilir, onları birer eşya gibi kullanabilirdi. Halen Çin’de kadınların değeri ve çoğu ortamda söz söyleme hakkı yoktur. Araplar, İslam sayesinde kısmen iyileşse de, kadın hakları konusunda halen ne kadar geride oldukları açıktır. İslam’dan önce kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, kadınların eşya gibi alınıp satıldığı, bir erkeğin yüzlerce kadınla evlenebildiği bilinmektedir. Avrupa’nın büyük düşünürleri, yazar ve aydınları bile yakın zaman kadar eşitsizliği doğal görmekteydi. Örneğin 19. ve 20. yy’da yaşayan F. Nietzsche, V. Hugo, A. Dumas, F. Bacon, G. B. Shaw, Dostoyevski, Napolyon, Goethe gibi çağının aydını veya devlet adamı sayılan kişilerin bile kadınları aşağı gören sözleri bilinmektedir. Avrupa kadınlara haklarını çok geç vermiştir. Orta Doğu ve Uzak Doğu ise halen tam olarak verebilmiş değildir. Avrupa’nın, Orta Doğu’nun ve Uzak Asya’nın kadın-erkek ayrımcılığı kültürel temelleri olan birer sorunudur.

Türklerde Kadın Erkek Eşitliğinin Kökenleri

Türk toplumu, ilkel dönemlerinde diğer toplumların aksine, kadınları tabulaştırmamıştır. Türkler ilk dönemlerinde kadını doğurma özelliğinden dolayı tabulaştırmak yerine kutsallaştırmışlardır. Tanrısal bir yaratma gücü olarak gördükleri bu durum, Türklerin kadınları Tanrı ile insan arasındaki köprü olarak görmelerine neden olmuştur. Kamlar (Şaman), Tanrı ile iletişime geçebilmek için kadın kılığına girmekteydiler. Çünkü kadının doğa ile ve büyüsel varlıklarla doğal bir ilişkisi olabileceğine, onlarla kolay iletişime geçebileceğine inanıyorlardı. Bu durum, kadını tabulaştırmamış, aksine toplumsal değerini arttırmıştı.

Türklerde de büyüyü kadın, dini ise erkek temsil ederdi. Diğer toplumlarda din kutsal, büyü ise kötü sayılmaktaydı. Türklerde büyü ve din her zaman eşitti. Türkler tek tanrılı inanç olan Gök Tanrı inancına geçtiklerinde bile büyüye verdikleri önemi yitirmemişlerdir. Aksine, büyü ve dinin birbirini tamamladığına inanılmıştır. Bu da kadın ve erkeğin birbirini tamamladığına inanmalarına neden olmuştur. Bu yüzden kadın ve erkeğin işleri ayrılmamıştır. Kadınlar ve erkekler her işi birlikte yaptıklarında daha tamamlayıcı olacaklarına inanmaktaydılar.

Kadınların örtünme, tesettüre girme zorunluluğu olmamıştır. Erkekler gibi giyinebilmişlerdir. Bu eşitlik nedeniyle, Türkçede erillik ya da dişilik bildiren bir ek, üçüncü tekil şahıs zamirlerinde farklılık ya da niteleme sözcükleri yoktur. Türkçeye daha sonradan Slav dillerinden giren “-ça” (Tanrıça, kraliçe vb.) eki, Türkçede dişilik eki olmadığı kuralını bozmaz. Aynı zamanda kadınlar bayan unvanı alırken de evli ya da bekar olmasına göre ayrılmaz. Daha sonraları oluşan kız (çocuk) ve kadın ayrımı bunun dışındadır. Böylece kadınlar kılıç kuşanıp savaşa gitmiş, erkekler gibi kale komutanlığı, oba başkanlığı, valilik, tudunluk, yabguluk, ordu komutanlığı gibi görevlere rahatlıkla gelmişlerdir. Örneğin Saka Türklerinin hatunu Tomris, ordusunun başında savaşa giderek Fars imparatoru Darius (Dara)’u yenmiş bir kadın kahramanımızdır. Tuva, Kırgız ve daha birçok boyun kadın kahramanlarına ilişkin bolca öyküleri vardır. Örneğin Roma elçilerini Attila’nın eşinin kabul etmesi, Romalılar tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştır. Birçok Arap kaynağı, İslam’ı kabul etmeden önce veya kabul ettikten sonraki ilk dönemlerinde, Türk kadınlarının erkekler gibi giyinip, erkeklerle birlikte oturup söz söylediğini, başını örtmediğini, savaşa gittiğini anlatır. Türk kadınlarının erkeklerden gördüğü saygıya şaşıran Arap ve Fars tüccar ve gezginler bunları özellikle kayda almışlardır.

Türk kadınları, önemli yönetim görevlerine gelebildikleri gibi, karar almada da etkindiler. Örneğin kağan, yanında hatun olmadan yabancı elçileri kabul edemezdi. Hatunun katılmadığı kurultayda alınan kararlar geçersizdi. Bir buyruk (ferman) yayınlanırken, “Kağan buyurdu ki…” diye başlarsa geçersiz olurdu. Geçerli olabilmesi için “Kağan ve Hatun buyurdu ki…” diye başlamalıydı.

Türk kadınının sosyal konumunu düşüren en önemli etken, İslam inancı gibi sunulan Arap kültürünün etkisidir. İslam inancı ile bağdaşmayan, İslam tarafından iyileştirilen Arap kültürü, yine de Türklerin demokratik anlayışının çok gerisindedir. Selçuklular zamanında etkisi pek hissedilmeyen, ancak Osmanlı’nın özellikle duraklama döneminde etkisi hissedilen bir Araplaşma, Arap kültürünü benimseme eğilimi görülmektedir. Bunun nedeni, Şeyhülislam makamına gelenlerin Türk erenlerinden değil, Arap bilginlerinden seçilmesi, artık din adına Arap kültürünün halka kabul ettirilmesi olmuştur. Bu durum, kadının toplumsal konumu geriye atmış, zayıflatmıştır. Erkek egemen bir hal almaya başlamıştır. Bunun temelinde İslam’ın yanlış yorumlanması yatmaktadır. Ancak Anadolu’da, hanım ağaların; Osmanlı kadını diye tabir edilen, güçlü ve sözü geçer kadınların varlığı bu yönümüzün hala kaybolmadığının göstergesidir.

Son zamanlarda sıkça duyduğumuz töre cinayetleri adıyla işlenen kadın cinayetlerinin Türk töresi ile ilgisi bulunmamaktadır. Töre adının cinayetlerle ilişkilendirilip kötü gösterilmesi yanlıştır. Aynı zamanda İslam ile ilgisi de yoktur. Türk toplumunun İslam algısı doğru zemine çekildiğinde ve köklerine, öz kültürüne geri döndüğünde, kadın erkek arasında var olan eşitsizliğin son bulmaması için bir neden kalmayacaktır. Türkler, kadına seçme ve seçilme hakkını ilk veren toplumlardan biridir. Ancak bugünkü durumumuz, o günden daha geridedir. Ulusumuzun, kadın hakları konusunda ilerlemek için batıya değil, tarihine ve kültürüne bakması yeterli olacaktır.





Diğer Yazılar

 
Özlü Söz:
İnsan gençliğinde öğrenir, yaşlandığında anlar. - (E. Eschenbach)
Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:
Bu zaferinsağlanması için hepimizin tek vücut ve tek düşünce olarak esaslı birprogram üzerinde çalışması lazımdır. Bence, bu programın iki esaslınoktası vardır: a - Sosyal hayatımızın ihtiyaçlarına uygun olması. b - Çağın gereklerine uymasıdır. (1922)


© Özlük Hakkı/Copyright 2003 Hasan Şahin KIZILCIK
Öneri: 1024x768 ve üstü